Yönetmen: Henri-Georges Clouzot

Henri-Georges Clouzot’nun taşra kasabasındaki bir imzasız mektup (zehirli kalem) skandalını konu edinen yapıtı, ilk gösteriminden seksen yıl sonra bile Fransız sinema tarihinin en kışkırtıcı filmlerinden biri olma niteliğini korumakta ve izleyicileri İşgal Dönemi’nin aşırı sağcı mirasıyla yüzleştirmeye devam etmektedir. Anlatı, kökenini 1917 yılında Tulle kentinde yaşanan kötü şöhretli bir vakadan alsa da esasen Vichy Fransası’na “zararsız eğlence” sunmakla görevlendirilen Continental-Films şirketinin ürettiği hafif tonlu polisiye muammaların (whodunit) tipik bir örneği olarak tasarlanmıştır. Buna karşın Clouzot ve ortak senarist Louis Chavance, St. Robin kasabasına nüfuz eden paranoyayı, boyun eğme ve tahakkümün yozlaştırıcı doğasını soruşturmak adına bir enstrüman olarak kullanmışlardır.
Direniş grupları Clouzot’yu art niyetli bir işbirlikçi (kolaborasyonist) propagandası yapmakla itham ederken, dönemin baskıcı otoriter güçleri ise filmi ahlaksızlık gerekçesiyle mahkûm etmiştir. Kurtuluşun (Liberation) ardından Clouzot, geçici bir süreliğine ömür boyu film çekmekten menedilmiştir. Ancak yönetmenin savunucuları, bu yapıtın felsefi bir yıkım (subversiyon) metni olduğunu; kasvetli sınıf yergisi, insan doğasına yönelik içgörüleri ve taşra dar görüşlülüğünü ele alış biçimiyle, ilerleyen yıllarda Hollywood kara filminde (film noir) ikonikleşecek görsel motifler kadar yenilikçi bir sinemasal dil ortaya koyduğunu vurgulamışlardır.

Florence Carala karakteri, Noël Calef’in uyarlamaya kaynaklık eden romanında büyük ölçüde çeperde (periferide) kalmaktadır; söz konusu romanda, sevgilisi Julien Tavernier (Hint-Çin ve Cezayir’deki sömürge savaşlarının gazisi), kadının silah tüccarı kocasını ortadan kaldırmak için titizlikle planladığı cinayeti eline yüzüne bulaştırır. Ancak Jeanne Moreau’nun kadroya dahil edilmesi, 24 yaşındaki yönetmen Louis Malle’i (ki bu film kendisinin ilk solo uzun metraj denemesidir) Florence’ın değişen duygu durumunu ön plana çıkarmaya ikna etmiştir; bu durum, Tavernier’nin hızla geçen arabasının yolcu koltuğunda başka bir kadını gören Florence ile randevusuna gelememesiyle tetiklenir.
Raymond Chandler ve James M. Cain’in edebi tarzları roman üzerinde belirleyici bir etki yaratmışken,
You Only Live Once (1937) ve
Gun Crazy (1950) gibi “kaçak aşıklar” (lovers-on-the-lam) sinema ekolü de filmdeki genç firarilerin alt olay örgüsüne nüfuz etmiştir. Filmin sürükleyici cinayet sekansının Alfred Hitchcock ve Robert Bresson sinemasına olan tüm biçimsel borçlarına rağmen, Moreau’nun gece vaktinde Şanzelize Bulvarı’nda (Champs-Élysées) amaçsızca yürüyüşünü yakalamak için yalnızca sokak lambalarını ve mağaza vitrinlerini kullanmak, tamamen Malle’in kendi özgün ve ilham verici fikridir. Miles Davis’in doğaçlama caz partisyonuyla bütünleşen bu estetik tercihler, kara film (film noir) ile yaklaşmakta olan Fransız Yeni Dalga (Nouvelle Vague) akımının muazzam bir melankoli ve kaçınılmazlık duygusuyla birbirine yakınsamasını sağlamıştır.
Malle ve “Ascenseur pour l’échafaud” Üzerine Sinematografik İnceleme
-
- Karakter Odaklı Dönüşüm: Edebi metindeki ikincil bir karakter, Jeanne Moreau’nun performansı ve Malle’in vizyonuyla anlatının psikolojik merkezine taşınmıştır.
- Biçimsel Yakınsama: Hollywood kara filminin (film noir) anlatı kodları, Fransız Yeni Dalgası’nın gerilla tipi sokak çekimleri ve biçimsel serbestliği ile harmanlanmıştır.
- İşitsel İnovasyon: Miles Davis’in ikonik ve doğaçlama caz müziği, ana karakterin içsel yalnızlığını ve kentsel yabancılaşmayı derinleştiren bir anlatı katmanı işlevi görür.
Patricia Highsmith’in The Talented Mr. Ripley (Yetenekli Bay Ripley) adlı eserinin kurnaz ve becerikli anti-kahramanı olarak, kendi canice dehasından haz alan genç bir Alain Delon’un cazibesine kim kapılmayabilir ki? Ancak René Clément’in büyüleyici kara filmine (film noir) duyulan hayranlığın bir boyutu da görüntü yönetmeni Henri Decaë’nin, bu filmden hemen önce Ascenseur pour l’échafaud (İdam Sehpası) filmindeki o derin, mürekkep koyuluğundaki görselliği hayata geçirmiş olmasında yatmaktadır; aynı şekilde besteci Nino Rota da yine benzer biçimde yozlaşmış bir elite odaklanan Federico Fellini’nin
La dolce vita (Tatlı Hayat, 1960) filminin müziklerini henüz yeni tamamlamıştır.
Dahası, ortak senarist Paul Gégauff’un tam da o dönemde Claude Chabrol ile sürdürdüğü iş birlikleri, altı yıl önce Cahiers du Cinéma dergisi tarafından “Kalite Geleneği”nin (Tradition de qualité) bir parçası olduğu gerekçesiyle haksız yere damgalanan Clément gibi bir yönetmene, Yeni Dalga (Nouvelle Vague) tescili ve saygınlığı kazandırmıştır. Bu doğrultuda, Clément’i bir tür sinemasal Tom Ripley olarak görmek cazip bir yaklaşımdır: Kendini bu ayrıcalıklı ve seçkin çevrenin içine sokabilmek adına, dönemin yükselen genç kuşaklarının moda akımlarına ait üslup ve davranış kalıplarını benimseyen bir figür olarak ortaya çıkmıştır.
Yönetmen: Jacques Deray

Jacques Deray’in gerilim sinemasındaki saygınlığı ve bu türe katkıları o derece belirleyicidir ki, Fransız sinemasında her yıl türün en başarılı örneğine onun adına düzenlenen bir ödül (Prix Jacques-Deray) verilmektedir. Alain Delon ile birlikte dokuz filme imza atan yönetmenin bu yapıtı, Delon’un canlandırdığı karakterin Maurice Ronet’yi su dolu bir mezara göndermesi bakımından Purple Noon (Kızgın Güneş) filmiyle tematik bir paralellik sergiler. Bir “tutku cinayeti” anlatısı için film, şaşırtıcı derecede mesafeli ve kayıtsız bir atmosfere sahiptir; öyle ki, suç mahallini manipüle etmeye yönelik son derece pervasız bir girişimin ardından Müfettiş Paul Crauchet’nin bir mahkûmiyet kararı çıkartamaması ilk bakışta keyfi bir senaryo tercihi gibi görünmektedir. Ancak mantıksal tutarlılık, bu bunaltıcı psikolojik gerilimdeki ahlaki lakayıtlık ve yozlaşmışlık hissinin gerisinde kalır. Anlatıda, yazar Delon ve kız arkadaşı Romy Schneider’ın Saint-Tropez’deki bir villada sürdürdükleri gerilimli tatil, kadının eski sevgilisi (Ronet) ve varlığından kimsenin haberdar olmadığı genç kızı (Jane Birkin) tarafından kesintiye uğratılır.
Görsel dil, dönemin estetik normlarına uygun bir çekiciliğe sahip bu dörtlü karakter grubunun birbirlerine eziyet etmekten haz alma süreçlerini aktarırken, göz alıcı gün ışığı ile tekinsiz karanlık arasında huzursuz edici kontrastlar inşa eder. Dönemin endüstriyel pratikleri açısından sıra dışı bir biçimde hem Fransızca hem de İngilizce versiyonları eş zamanlı olarak çekilen film, prodüksiyon aşamasında Delon’un eski koruması Stevan Marković’in öldürülmesinin yarattığı ve ulusal düzeyde bir siyasi skandala dönüşen adli vakayla da dönemin hafızasına kazınmıştır.