Senaristler hakkında 10 harika film

Senaristler hakkında 10 harika film

30 Ağustos 2026

128 Okunma

Senaristler senaristler hakkında senaryo yazınca... Pedro Almodóvar'ın meta melodramı "Acı Noel" sinemalara gelirken, Sunset Blvd'den Adaptation'a kadar senaryo yazımını mercek altına alan filmlere göz atıyoruz.

Sinemada izlediğimiz hikâyelerin ekseriyetle senaristlerin zihninden neşet ettiği düşünüldüğünde, senaristlerin zaman zaman bizzat filmlere konu olması kaçınılmazdır; onların çalışma pratikleri, ilham kaynakları, sinemayla kurdukları bağ ve endüstrideki konumları birer birer perdeye yansır. Yedinci sanat, bundan daha öz-düşünümsel (kendine bakan) bir eyleme nadiren şahitlik etmiştir. Sıradan bir film, kendisini var eden yapım sürecini görünmez kılmayı yeğlerken; başrolüne bir senaristi yerleştiren film, kendi yaratım sürecine dikkat çekmeye ve çoğunlukla onu parçalarına ayırıp deşifre etmeye her yapıttan daha teşnedir.
Yazdığı senaryoda yine bir senaryo kaleme alan bir karakteri anlatmak, Pedro Almodóvar’ın son filminin kendi kuyruğunu yutan yılanvari (oruboros) o devingen konusunu oluşturuyor. Sanatçıların kurmaca dünyalar yaratırken ekseriyetle gerçek hayattan nasıl beslendiklerini çarpıcı ve amansız bir dürüstlükle masaya yatıran Acı Noel (Bitter Christmas), başarılı ancak yaratıcılık tıkanıklığı yaşayan yönetmen Raúl’ün (Leonardo Sbaraglia), kendi yaşamını ve çevresindekilerin deneyimlerini yeni filminin senaryosuna nakşedişini konu alıyor. Raúl’ün zihninde canlandırdığı filmde ise Elsa (Bárbara Lennie), tıpkı Raúl gibi yeni uzun metrajlı senaryosu için ilham arayan usta bir yönetmendir ve bu ilhamı, yine Raúl gibi, kısmen başkalarının bedbahtlığında bulur.
Senaristleri odağına alan en nitelikli yapıtların pek çoğu gibi, Acı Noel de yalnızca beyaz perde için sanat üretmenin o sancılı ve bir o kadar da haz dolu sürecine açılan bir pencere olmakla kalmıyor; aynı zamanda müthiş bir oyunbazlık barındırıyor. Yazar kendi içine döndükçe ve hikâyenin içinden yeni hikâyeler filizlendikçe, filmin dokusu da bükülüp esniyor. Acı Noel 28 Ağustos’ta izleyiciyle buluşmaya hazırlanırken, senaristi perdeye büyük bir zarafet ve maharetle taşıyan 10 filmi aşağıda sıralıyoruz.

In a Lonely Place (1950)

Yönetmen: Nicholas Ray

Hikâye bir cinayet gizemi olarak filizlenir: Hollywood senaristi Dix Steele’in (Humphrey Bogart) dairesinden ayrıldığı gecenin ardından bir vestiyer görevlisi ölü bulunur ve baş şüpheli Dix’tir. Ne var ki Tehlike Sinyalleri (In a Lonely Place) odağını Dix’e çevirdikçe, film çok daha tekinsiz ve huzursuz edici bir çehreye bürünür. Dix cinayet hususunda tamamen masum olabilir; fakat yabancılara, meslektaşlarına ve hayatındaki kadınlara karşı şiddete meyilli, sağı solu belli olmayan bir adam olduğu gerçeği asla şüphe götürmez.
Humphrey Bogart, muazzam bir dengeyle örülmüş parıltılı oyunculuğunda, karakterinin cazibesine eşlik eden o marazi kuşkuculuğu ve barut fıçısını andıran öfkeyi acele etmeden, ilmek ilmek açığa çıkarır. Nicholas Ray’in, Dorothy B. Hughes’un 1947 tarihli romanından sinemaya uyarladığı bu yapıtın en ürkütücü yanı; Dix’in cani bir gaddar olma ihtimali değil, apaçık uyguladığı suistimallerin çevresi tarafından durmaksızın mazur görüldüğü girift bir insan portresi çizmesidir. Gloria Grahame’in hayat verdiği Laurel, Dix’e öylesine derin bir tutkuyla bağlanır ki onun hoyratlığının ve baskıcı doğasının ilk uyarı sinyallerini görmezden gelir. Dix’in sözüm ona dehası meslektaşlarının gözünü öyle boyamıştır ki adamın gazabı, bizzat hışmına uğrayıp dayak yiyenler tarafından bile sanatçı fıtratının kaçınılmaz ve bağışlanabilir bir parçası sayılır.

Sunset Blvd. (1950)

Yönetmen: Billy Wilder

Nicholas Ray’in, popüler Amerikan sinemasının mutfağında çatlak karakterlerin parmağı olabileceğini çıtlattığı aynı yıl, Billy Wilder Sunset Bulvarı (Sunset Blvd.) ile Hollywood’a çok daha marazi ve hırçın bir gözle bakıyordu. Stüdyolara senaryolarını beğendiremeyen ve peşindeki alacaklılardan köşe bucak kaçan senarist Joe Gillis (William Holden), sessiz sinema döneminin yıldızı Norma Desmond’ın (Gloria Swanson) şahsi yazarı ve nihayetinde paralı yoldaşı olmaya mecbur kalır. Desmond ise Cecil B. DeMille’in yöneteceği bir Salome filmiyle beyaz perdeye geri döneceğinin umutsuz ve beyhude hayalleriyle yaşamaktadır.
Wilder, “Rüyalar Şehri” Tinseltown’ı Joe gibi işsiz güçsüz kalmış yaratıcı ruhlara karşı ne denli acımasız ve gaddar resmediyorsa, Hollywood yıldızlarını çok daha beter bir akıbetin beklediğini de fısıldar. Sunset Bulvarı’nda, yaşlanmış ve hafızalardan silinmiş eski şöhretler, Desmond’ın o ihtişamını yitiren malikanesinde birer hayalet gibi dolanırlar (filmde, Oscar adayı sessiz sinema aktrisi Swanson’ın yanı sıra dönemin dev isimleri Erich von Stroheim ve Buster Keaton da boy gösterir). Norma’nın bizzat kendisi ise Swanson tarafından öylesine sıra dışı, grotesk ve abartılı bir büyüklükle canlandırılır ki kadının hem beyaz perde hem de bir zamanlar tadıp sonra kaybettiği o şöhret tarafından nasıl bir canavara dönüştürüldüğü açıkça gözler önüne serilir.

Holiday for Henrietta (1952)

Yönetmen: Julien Duvivier

Romantizm, mantık sınırlarını zorlayan bir karmaşa, cinayet ve cüretkar bir soygun… Henrietta’nın Tatili’nde (Holiday for Henrietta) ne ararsanız var. Bunun yegâne sebebi, Julien Duvivier imzalı yapıtın içindeki o “esas filmin” henüz yazım aşamasında olması; bir hikâyeyi yoğurup ona şekil vermeye çalışan iki senaristin zihninden perdeye henüz dökülüyor oluşudur. Senaristlerden biri (Louis Seigner) bu yapıtın, masum ve genç Henriette (Dany Robin) ile fotoğrafçı Robert’ın (Michel Roux) Aşk Şehri’nde birbirlerine giden yolu bulmaya çalıştıkları hafif bir Paris güldürüsü olmasını arzular. Diğeri ise (Henri Crémieux) karakterleri (ve elbette sansür heyetini) cinsel dürtüler ve vahşetle sınayan, gerilim sinemasına çok daha yakın bir kara film düşler.
Bu iki zıt yaklaşımın unsurları zamanla birbirinin içine sızıp harmanlandıkça; örneğin, bir versiyondaki figüran karakter, diğerinde tehlikeli bir suçluya dönüşür ve nihayetinde her iki yazar da adamı Henriette’in peşindeki çapkın bir talip olarak konumlandırmakta karar kılar. Henrietta’nın Tatili daha ahenkli bir çehreye bürünmeye başlar. Ortaya çıkan nihilist nihai sonuç ise adeta havadan bile hafiftir; arkasına 1950’lerin o kartpostal güzelliğindeki Paris manzarasını alan, oyunbaz ve metinlerarası bir romantik komedi başyapıtıdır.

Le Mépris (1963)

Yönetmen Jean-Luc Godard

Fritz Lang’ın yöneteceği Odysseia uyarlaması için yeni sahneler kaleme almak üzere işe alınan oyun yazarı Paul (Michel Piccoli), filmin sanatsal yönü konusunda gözü kara ve buyurgan Amerikalı yapımcı Jerry Prokosch (Jack Palance) ile amansız bir mücadeleye girişir. Paul, Lang’ın Odysseia’sının modern düşüncelerin gölgesinde kalmamış, doğrudan Homeros’un Odysseia’sı olması gerektiğinde ısrar eder. Ancak ironik bir şekilde, hikâye için öne sürdüğü yorum, yani aslında ne Odysseus’un ne de Penelope’nin yeniden kavuşmayı gerçekten arzulamadığı tezi, şüphe götürmez bir biçimde kendi çökmekte olan evliliğinden ibarettir.
Sinemanın o eski şaşaasını yitiren Cinecittà stüdyolarının metruk koridorlarında ve Akdeniz’in uçsuz buçaksız manzarasına nazır, modernist bir Capri villası olan Casa Malaparte’de çekilen Nefret’te (Le Mépris), Godard’ın üzerinde güçlü bir Antonioni etkisi hissettirir. İster kendi Odysseia’larından istediklerini alamayan Lang veya Prokosch olsun, ister tiyatro oyunları yazabilecekken sinemaya kalem oynattığı için hayıflanan Paul ya da bencil kocasından bir anda soğuduğunu fark eden karısı Camille (Brigitte Bardot) olsun; her karakterin çehresine bir varoluşsal sancı, her film karesine ise göz alıcı bir ıssızlık ve hüzün sinmiştir.

Barton Fink (1991)

Yönetmenler: Joel ve Ethan Coen

Çetrefilli ve diyalog yükü ağır kara filmleri Miller’s Crossing’in (1990) senaryosunu toparlamaya çalışırken yaşadıkları tıkanıklıktan ilham alan Coen kardeşler, bir sonraki yapıtlarında senaryo yazım sürecini kelimenin tam anlamıyla cehenneme atılan bir geri dönüşsüz adım olarak resmetmeyi seçtiler. Barton Fink filminde John Turturro, zenginlik vaadiyle Hollywood’un cazibesine kapılan 1940’ların New Yorklu el üstünde tutulan oyun yazarı Barton’a hayat verir. Ne var ki Barton, rüyalar şehrine adım atar atmaz zihnini felç eden bir yaratıcılık tıkanıklığının pençesine düşer ve kendini lanetliler otelinin bir sakini olarak bulur.
Coenlerin daha sonra çekecekleri Hollywood hicvi Hail, Caesar! (2016) filminde görülen stüdyo sistemine yönelik o sevecen yaklaşımdan burada eser yoktur. Barton Fink’te Rüyalar Fabrikası, yazarları adeta yutan bir öğütücü çarktır. Kinik ve pragmatik yöneticiler, Barton’dan sanatsal kaygılarını bir kenara bırakıp sadece gişe yapacak, para basacak bir formül üretmesini hoyratça talep ederler. Ancak kardeşlerin Barton’a duyduğu şefkat de pek fazla değildir. Barton, oyunlarının merkezine koyduğu ama gerçek hayatta tahammül bile edemediği o “sıradan insandan” yaratıcı bir asalak gibi beslenir. Tıpkı o paragöz yöneticilerin ve Barton’ın kabusu aratmayan otel odasındaki sivrisineklerin de bizzat ondan beslendiği gibi…

Adaptation (2002)

Yönetmen: Spike Jonze

Elveda Las Vegas (Leaving Las Vegas, 1996) filminde intiharın eşiğindeki alkolik bir senaristi Oscar kazandıracak bir yetkinlikle canlandırmasından yedi yıl sonra, Nicolas Cage, bir Hollywood yazarının çok daha oyunbaz portresiyle bir Akademi Ödülü adaylığı daha elde etti. Daha doğru bir ifadeyle, bu ikili bir portreydi: Tersyüz’de (Adaptation) Cage, hem filmin bizzat senaristi olan Charlie Kaufman’ın kurmaca bir versiyonuna hayat veriyor hem de filmin tamamen bir hayal ürünü olmasına rağmen jenerikte senarist ortağı olarak adı geçen ikiz kardeşi Donald’ı canlandırıyordu.
Susan Orlean’ın kurgu dışı çok satan kitabı Orkide Hırsızı’nı (The Orchid Thief) beyaz perdeye uyarlama görevi alan gerçek Kaufman’ın bu meydan okumaya yanıtı, ele avuca sığmaz bir öz-düşünümsellik (kendine bakma) yöntemi oldu. Böylece Tersyüz, bir yandan Cage’in canlandırdığı Charlie’nin senaryoyu toparlayamadıkça içine düştüğü o giderek büyüyen panik hâlini merkezine alırken; diğer yandan aralara kitabın (Meryl Streep’in Orlean’ı canlandırdığı) Miramax üslubundaki şık, kurmaca bir film versiyonundan sahneler serpiştirir. Tamamen kendi içsel sancılarını yansıtan, hem yazara saygılı hem de Donald’ın çoklu kişilik bozukluğunu anlatan o mantıksız ama ticari gerilim senaryosu gibi satacak bir metin ortaya koymakta zorlanan Charlie, nihayetinde bir “Charlie Kaufman filmi” kaleme alır; zira kendisinin ve Orlean’ın hikâyeleri, bir noktadan sonra tamamen öngörülemeyen bir potada eriyip birbirine karışır.

Broken Embraces (2009)

Yönetmen: Pedro Almodóvar

Pedro Almodóvar, bakmak, hatırlamak ve anlatmak eylemleri etrafında ördüğü o matruşka misali iç içe geçen hikâyelerini kurgulamak için en ideal figürler olan sinemacılara döne döne yeniden hayat vermiştir. Almodóvar’ın Acı Noel’de (Bitter Christmas) bir senariste hikâye içinde hikâyeyi ilmek ilmek işlemesinden çok önce, Kırık Kucaklaşmalar’ın (Broken Embraces) Mateo’su (Lluís Homar) vardı; görme yetisini nasıl kaybettiğini ve adeta bir münzevi gibi yaşayacağı o köşesine nasıl çekildiğini pembe dizileri aratmayan bir tonda fısıldayan kör bir senarist ve eski bir yönetmen…
Hikâyeyi 14 yıl öncesine saran Kırık Kucaklaşmalar, Mateo’nun yönetmen koltuğundaki son filminin yapım sürecini mercek altına alır: Başrolünde sevgilisi Lena’nın (Penélope Cruz) oynadığı ve yapımcılığını Lena’nın yaşlı ve zengin kocası Ernesto’nun (José Luis Gómez) üstlendiği bir komedi… Ernesto’nun oğlu (Rubén Ochandiano), babasının izleyip intikam planları yapması için Mateo ile Lena’nın gizli aşkını sinsice kayda alırken; Kırık Kucaklaşmalar cinselliği, marazi tutkuları, şiddeti, dikizleme arzusunu ve sanatın özüne dair derin felsefi düşünceleri aynı potada eritir. Almodóvar’ın o çok katmanlı, usta işi yapıtlarından biridir bu: Bir yanıyla erotik bir gerilim, bir yanıyla sinema yapım sürecinin anatomisi, bütünüyle ise tadına doyulmaz bir melodramdır.

Knight of Cups (2015)

Yönetmen: Terrence Malick

El üstünde tutulan, aranılan bir Hollywood senaristi (Christian Bale), bitmek bilmeyen partiler ve yataklar arasında amaçsızca sürüklenirken bir yandan geçmişini hüzünle tartar, diğer yandan gününün yozlaşmış lüksü içinde boğulur; hayatına girip çıkan kadınlar resmigeçidinde yalnızca gelgeç teselliler bulur. Kupaların Şövalyesi (Knight of Cups), Terrence Malick’in ’udur adeta. Sırça köşkündeki bu sinemacının yaşadığı varoluşsal kriz, Malick’in geç dönem üslubuyla; müziğin, iç seslerin, hem göz alıcı hem de tuhaf imgelerin hiç durmaksızın çağladığı bir senfoniye dönüşür.
Bale’in hayat verdiği Rick, film boyunca sırasıyla tekdüze ve şatafatlı bir görünüm sunan modern Amerika’nın kıskacından sıyrılıp Malick’in o çok sevdiği doğanın sükûnetine ancak nadiren sığınabilir. Yönetmenin kadrajları hiçbir yapıtında bu denli büyüleyici bir boşlukla yıkanmamıştır. Süper modeller, film yıldızları, beton otobanlar, camı çerçevesi parlatılmış gökdelenler ve yeni çağın teknolojik oyuncakları… Rick, Terrence Malick’in Amerikası olan o yitik cennette umutsuzca gezinirken; hepsi ama hepsi muhteşem fakat içi boş birer gölge gibi gelip geçer.

Bergman Island (2021)

Yönetmen: Mia Hansen-Løve

Mia Hansen-Løve’ imzalı Bergman Adası (Bergman Island), ruhuna son derece yaraşır bir biçimde, henüz tam nihayete ermemiş, yaratım süreci hala devam eden bir yapıt hissi uyandırır. Sinemacı bir çift olan Chris (Vicky Krieps) ve Tony (Tim Roth), her ikisi de bir sonraki projelerinin senaryosu üzerinde çalışmak amacıyla Ingmar Bergman’ın bir zamanlar yuvası olan İsveç’in Fårö Adası’ndadır. Tony, ilhamın rüzgârıyla senaryosunu hızlıca kâğıda döküp şekillendirirken; Chris, hem Bergman’ın o girift ve ağır mirası hem de kendisinden görünüşte daha çok el üstünde tutulan bir kocanın gölgesindeki eş ve anne konumu yüzünden huzursuzdur; zihninden sadece yarıda kalmış bir taslak çıkarabilir.
Bu seyahat; “Büyük Adam” mitini, ev içi emek bölüşümünü ve sevgi dolu ama kanıksanmış bir ilişkide aniden filizlenen o tekinsiz arzular karşısında ne yapılacağını sorgulayan çetrefilli soruları fırlatır ortaya. Chris, yerel bir adamla vakit geçirmek için kocasını arkasında bıraktığı bir günün ardından, iki eski aşığın (Mia Wasikowska ve Anders Danielsen Lie) Fårö’de yeniden bir araya geldiği ve gelip geçici bir kaçamak yaşadığı bir senaryo düşler. Bergman Adası’nın sonuna gelindiğinde, Chris’in zihnindeki bu hikâyenin henüz bir sonu yoktur ve Hansen-Løve’ın filmi de bitmekten ziyade, sanki bir noktada öylece duruverir. Yapıtın asıl derinliği de bu çözümsüzlükte, tamamlanmamışlıkta gizlidir; tıpkı Chris’in senaryo taslağı gibi, tıpkı Chris ve Tony yolculuklarına devam ederken akıp giden hayatın bizzat kendisi gibi…

All of Us Strangers (2023)

Yönetmen: Andrew Haigh

Neredeyse tamamen terk edilmiş, ıssız bir Londra apartmanına kapanan senarist Adam (Andrew Scott), çocukluğuna dair bir senaryonun ilk tohumlarını serperken, çok uzun zaman önce ölmüş olan anne ve babası aniden çıkagelir. Karşısındakiler gerçek birer ruh mudur, yoksa Adam’ın yaratıcı kıvılcımlarla parıldayan hayal gücünün birer ürünü mü? Her ne olursa olsun, anne (Claire Foy) ve baba (Jamie Bell), Adam’ın yalnız komşusu Harry (Paul Mescal) ile birlikte Adam’ın o hissiz yalnızlığından ördüğü korunaklı kabuğu çatlatır ve onu en köklü meseleleriyle yüzleşmeye zorlar.
Taichi Yamada’nın doğaüstü romanı Yabancılar’ın (Strangers), yazar-yönetmen Andrew Haigh’in kişisel sancılarıyla yoğrulmuş bir uyarlaması olan Dünyadaki Tüm Yabancılar (All of Us Strangers); yası, modern kent hayatının getirdiği yabancılaşmayı ve son on yıllarda Britanya’nın eşcinsel topluluğunun hem kendi içindeki hem de toplumsal algıdaki devasa zihniyet değişimini derinlemesine inceleyen bir hayalet hikâyesidir. AIDS krizinin ve geçmişin o sıradanlaşmış homofobik hatıralarının gölgesinden hâlâ sıyrılamamış kırklı yaşlarındaki Adam, kendisinden genç olan Harry’nin hayatı korkusuzca ve apaçık bir kuir kimlikle kucaklayışıyla yüz yüze gelir. Bu esnada anne ve babasının geri dönüşü, Adam’a, henüz küçük bir çocukken kaybettiği ve hayatını şekillendiren bu iki büyük figürle kemiklerine kadar işlemiş güvensizlikleri üzerine konuşma fırsatı tanır. Bu film karşısında gözyaşlarına boğulmamak için taştan yaratılmış olmak gerekir.
Brogan Morris
www.bfi.org.uk’den SinemaNova için çevrilmiştir.
Yorum Alanı
POPÜLER HABERLER