26 Nisan 2026
5 Okunma
Küresel Güney’in pek çok önemli sinema geleneği gibi Brezilya sineması da Birleşik Krallık’ta pek dolaşım imkânı bulamıyor; bu durum, onu keşfetme düşüncesini daha da ürkütücü kılıyor. Zaman zaman Kleber Mendonça Filho ve Juliano Dornelles imzalı Bacurau (2019) gibi bir sanat sineması hiti çıkabiliyor ya da Antonio Carlos da Fontoura’nın kuir gangster klasiği The Devil Queen (1974) gibi bir restorasyon çalışması bir festivalde arzıendam ediyor. İnsanlar bu eserlere büyük tepki göstererek, “Böylesine muazzam bir film daha önce neredeydi?” diye soruyorlar. Elbette 1960’lar ve 70’lerde uluslararası eleştirmenler, Brezilya’nın politik odaklı “yeni dalgası” olan Cinema Novo ile yakından ilgiliydi; ancak bunun dışındaki pek çok şeyle pek ilgilenmediler.
Brezilya’da, chanchada olarak bilinen müzikal komedilerden suç filmlerine ve deneysel ile popüler arasındaki çizgiyi sık sık bulanıklaştıran bir auteur (yaratıcı yönetmen) sinemasına kadar uzanan zengin bir gelenek mevcut. Tropicalismo, dünya müziği tutkunları arasında öteden beri popüler olsa da, pek az yabancı bu hareketin sinema dâhil diğer sanat dallarına da yayıldığını biliyor. (Özellikle de Cinema Novo’ya karşı deneysel ve daha sinefil bir tepki olarak doğan, Howard Hawks’ı Sergei Eisenstein kadar sahiplenen Cinema Marginal ile bağlantılı filmler bu kapsama girer.)
Brezilya sinemasının en verimli dönemi, paradoksal bir şekilde 1964 ile 1985 yılları arasındaki askeri diktatörlük yıllarına denk gelir. Bunun bir sebebi dönemin film yapımcılarına ilham vermesi, diğer sebebi ise endüstrinin finansal açıdan en güçlü ve ticari olarak en başarılı dönemini yaşamasıydı. 1990’larda, neoliberal hükümetin fonları kesmesiyle üretim neredeyse durma noktasına geldi. İşler, bu yüzyılda yavaş yavaş toparlanmaya başladı ve nihayetinde dijital sinemanın sunduğu imkânlarla hem eski ustalara hem de yeni seslere kapı aralanarak büyük bir patlama yaşandı.
Limite (1931)
Yönetmen: Mario Peixoto

Mario Peixoto, denizde sürüklenen üç insanı konu alan bu deneysel geç dönem sessiz filmini çektiğinde, Avrupa avangardına hayranlık duyan 23 yaşında bir gençti. Limite, o günden bu yana Brezilyalı sinefillerin zihninden hiç çıkmadı; en iyi film listelerinde ya hep zirvede yer aldı ya da zirveye en yakın noktada. Öte yandan yönetmeninin 1992’deki ölümüne dek bir daha başka bir film tamamlayamamış olması, Brezilya gibi bir ülkede film yapmanın zorluklarını hatırlatan acı bir hatıra gibidir.
Büyüleyici bir kurguya ve şiirsel, siyah-beyaz bir sinematografiye sahip olan bu film, görsel bir şölendir; mantığı anlatıdan ziyade müziğe yakındır. Neredeyse hiç ara yazı barındırmamasına rağmen, bir kaçış fikrinin aksiyonun peşini bırakmadığı film, kendi imgelerinin gizeminde kaybolurken temposunu hiç düşürmez. Çoğu kişi onun baştan çıkarıcı doğasına direnmenin imkansız olduğunu düşünürken, bazıları onu anlaşılmaz derecede kapalı bulur; ancak Brezilya sinemasına başlamak için en doğal nokta kuşkusuz burasıdır.
Rio, zona norte (1957)
Yönetmen: Nelson Pereira dos Santos

Bir samba bestecisi, sömürücü müzik endüstrisiyle mücadele ederken pek çok aşağılanmaya maruz kalır. Nihayet popüler şarkıcı Angela Maria’yı yakalamayı ve ona yeni şarkısını dinletmeyi başarır. Şarkının ortasında Maria ona eşlik etmeye başlar; bestecinin yüzündeki o mutluluk ifadesi, muhtemelen herhangi bir Brezilya filmindeki en güzel andır. Besteciyi, Rio de Janeiro sanat dünyasının her parmağında on marifet olan popüler komedyeni ve şarkıcısı Grande Otelo canlandırır. Film, ilham aldığı bestecilere olduğu kadar Otelo’nun bir performans sanatçısı olarak yeteneklerine de sunulmuş bir saygı duruşu niteliğindedir.
Bu eser, Cinema Novo’nun öncüsü ve Rio’nun gündelik hayatını yakalama konusunda muazzam bir yeteneğe sahip olan Nelson Pereira dos Santos’un ikinci uzun metrajlı filmidir. Tek bir kareyle anlatabileceği sahneler için asla iki kare kullanmazdı; bu da filmdeki o nadir coşku anlarını çok daha güçlü kılıyordu.
Kara Tanrı, Beyaz Şeytan (Deus e o Diabo na Terra do Sol, 1964)
Yönetmen: Glauber Rocha

Yönetmen, eleştirmen ve tam bir kışkırtıcı olan Glauber Rocha, Cinema Novo’nun ana figürü ve bugüne dek Brezilya’nın en çok takdir edilen sinemacısıdır. Kara Tanrı, Beyaz Şeytan onun ikinci uzun metrajlı filmi ve asıl büyük çıkışıdır. Sömürülen küçük bir çiftçinin, önce siyahi bir dini liderin, ardından beyaz bir bölgesel haydutun sadık bir takipçisi olmasını anlatan bir tür “western”dir. Her iki karakter de Brezilya’nın kuzeydoğusundaki gerçek figürlerin kurgusal versiyonlarıdır.
Filmin en büyük yaratımı, yerel zenginler için çalışan kiralık katil Antonio das Mortes’tir. Mortes, her iki ayaklanmayı da bastırmak için ortaya çıkar ancak içten içe onlara karşı bir çekim de hisseder. Rocha, yerel mitleri ve onların çelişkilerini keşfeden, 1960’ların Brezilyalı John Ford’u gibidir. Daha sonra daha iyi filmler yapacaktı (Entranced Earth, 1967; The Age of the Earth, 1980), ancak Kara Tanrı, Beyaz Şeytan eşsiz bir keşif duygusu taşır.
Kırmızı Işık Haydutu (O Bandido da Luz Vermelha, 1968)
Yönetmen: Rogério Sganzerla

Brezilya sineması, manşetlerden fırlamış suç filmleri konusunda köklü bir geçmişe sahiptir; bunların hiçbiri São Paulo’daki bir dizi sansasyonel soygundan esinlenen bu filmden daha iyi değildir. Eleştirmenlikten yönetmenliğe geçen Rogério Sganzerla, filmini “Üçüncü Dünya için bir western” olarak tanımlamıştı; bu eser az gelişmişlik, yaratım ve direniş üzerine bir söylevdir. Sganzerla’nın fikirleri bir bakıma Rocha’dan çok uzak değildir; ancak referans noktaları daha çeşitli ve halka yakındır. Tıpkı müzikal Tropicalismo akımı gibi o da, modernist şair Oswald de Andrade’nin “yamyamlık” (antropofaji) kavramından güçlü bir etkilenim sergiler: Yani Üçüncü Dünya sanatçısının, Kuzey Yarımküre etkilerini kendi siyasi ve sanatsal ihtiyaçları doğrultusunda “yiyip sindirmesi” ilkesi.
Sonuç; gerçek suç hikayelerini, Godard’ı, Welles’i, popüler gazeteleri ve hatta uçan daireleri birbirine harmanlayan çaresiz, yer yer sert ve komik bir filmdir.
İnsanın Sonu (Finis Hominis, 1971)
Yönetmen: José Mojica Marins

Rocha ve Sganzerla’nın üzerinde uzlaştığı nadir konulardan biri; popüler “Coffin Joe” karakterinin yaratıcısı ve korku serilerinin mimarı José Mojica Marins’in, Brezilya sinemasının gerçek ustalarından biri olduğuydu. Marins’in absürt imgeler yaratma becerisi, kıt kaynaklarla mucizeler yaratan ustalığı ve gerçekçiliğe ya da geleneksel anlatıya duyduğu ilgisizlik, onu benzersiz kılıyordu. O, bir diktatörlük döneminde kendi varlığını bir örgütlenme ilkesi olarak kullanan anarşist bir sanatçıydı.
İnsanın Sonu, onun filmleri arasında favorimdir ancak bir korku filmi değildir. Yerinde bir tarifle; Chaplin’in Stranger in a Strange Land kitabını uyarlaması gibi bir şeydir. Marins, egonun zirvesine çıkarak televizyonlaşmış bir popüler kültür çöplüğüne gelen yeni mesih rolünde kendisini oynatır. İsminin hakkını veren, liserjik ve çılgın, kişisel bir yolculuk.
Bang Bang (1971)
Yönetmen: Andrea Tonacci

Brezilyalılar, silah sesinden mülhem, western filmlerine “bang bang filmleri” derlerdi; dolayısıyla bu isim, Andrea Tonacci’nin filminin diğer filmlerden devşirilmiş bir macera olduğunu müjdeler. Fransız Yeni Dalgası’nın Amerikan filmlerine yaptığı kolajlardan çok uzak değildir ama onlardan bile daha az olay örgüsüne sahiptir. Takip fantezisi ise hastalıklı bir mizahtan ziyade acı bir komediye dayanır.
Filmde pek çok tanıdık simge mevcuttur: Kahraman, Maymunlar Cehennemi’nden (1968) fırlamış bir maske takar; Tonacci, Howard Hawks’ın Hatari! (1962) filmindeki gergedan avı sahnesini Henry Mancini’nin müziğiyle birlikte yeniden çeker. Ve tabii ki kovalamacalar, çatışmalar, müzikler ve Groucho Marx tarzı sözlü komedi atışmaları… Hepsi Tonacci’nin hoşuna giden ne varsa onunla harmanlanır. Tüm bu çeşitlilik, güçlü bir kamera işçiliği ve düşük bütçeli sinemanın en başarılı kaydırma (travelling) çekimleriyle birbirine bağlanır.
Yirmi Yıl Sonra (Cabra Marcado para Morrer, 1984)
Yönetmen: Eduardo Coutinho

1964 yılında Eduardo Coutinho, gerçek bir köylü liderinin cinayeti hakkında, yerel halkın kendilerini oynadığı bir film çekiyordu. Askeri darbe gerçekleşince çekimler durduruldu ve oyuncuların çoğu saklanmak zorunda kaldı. 1980’lerin başında Coutinho, elindeki görüntülerle bir şeyler yapmaya karar verdi; bu görüntüleri düzenleyip hayatta kalanlara izletti. Bu sahneler, iyi niyetli solcu film yapımcılığının sınırlarına dair sert bir öz eleştiri barındırıyordu. Bu süreçte, köylü liderinin dul eşi ve başrol oyuncusu Elizabeth Teixeira’nın, ailesinden uzakta hâlâ gizlenerek yaşadığını öğrendi. Böylece onun mevcut yaşamını ve kimliğini geri kazanma çabalarını belgelemek üzere yola koyuldu.
Sahte Sarışın (Falsa Loura, 2007)
Yönetmen: Carlos Reichenbach

Lula yıllarında —Luiz Inácio Lula da Silva’nın 2003-2010 yılları arasındaki başkanlık dönemi— yapılmış en iyi film, ismine yaraşır bir şekilde, yeni yüzyılda proletarya tahayyülünün illüzyonlarını konu alan bu yapıttır. Film, iki zengin adamla ilişki yaşayan ve zekâsının, adamların onu bir meta haline getirme gücüyle baş edemediğini fark eden güzel bir fabrika işçisini anlatır. Karakterin hayallerine büyük bir saygı duyan ve imgelerin bu hayaller tarafından ele geçirilmesine sık sık izin veren film, sömürü düzenindeki bu rüyaların sınırları konusunda ise son derece sert bir duruş sergiler.
Son yirmi yılın politik filmleriyle pek alakası olmayan, zengin bir görsel üsluba sahip bu melodram, bir sinefilin elinden çıktığı belli olsa da hikâyesini son derece dürüst bir ciddiyetle anlatır. Daha çok, büyük duygu dalgalarının yankılanmasına izin veren 1950’ler veya 60’ların İtalyan dramalarını çağrıştırır. Özellikle kadınların fabrikadaki çalışma sahneleri ve ardından serbest zamanlarındaki anları tek kelimeyle olağanüstüdür.
Kid (Garoto, 2015)
Yönetmen: Júlio Bressane

Jorge Luis Borges’in “Çıkarsız Katil Bill Harrigan” öyküsünden uyarlanan bu temel “kaçak çift” filmi, sinemanın en yalın hazlarını barındırır: Yerel yıldızların canlandırdığı oldukça çekici bir çift (Marjorie Estiano ve son olarak Michael Mann’in 2023 yapımı Ferrari filminde talihsiz sürücüyü oynayan Gabriel Leone), bir cinayet, bir takip sahneleri ve harika doğal mekânlar. Film sade ama şaşırtıcı derecede baştan çıkarıcıdır; insan toprakta saklı gizemin mi kurguyu doğurduğunu, yoksa kurgunun mu öze, toprağa doğru geri döndüğünü kestiremez.
Júlio Bressane, bugün muhtemelen Brezilya’nın yaşayan en büyük sinemacısıdır ve 1960’ların sonundan bu yana heyecan verici, son derece kişisel işler üretmektedir. Eserleri adeta sinema formlarının tarihini sunar (bu fikir, geçtiğimiz yıl onun filmografisinde yedi saatlik bir yolculuk sunan The Long Voyage of the Yellow Bus belgeselinde de işlenmiştir). Bressane, sinemayı “ışığın müziği” olarak görme fikrine sadık kalarak pek çok farklı üslup arasında ustalıkla geçiş yapmıştır.
Tropiklerde Işık (Luz nos Trópicos, 2020)
Yönetmen: Paula Gaitán

Filmleri “ulusal sinemalar” üzerinden düşünmenin yarattığı sorunlardan biri, Tropiklerde Işık gibi bu kalıplara tam olarak sığmayan yapıtlarla karşılaşmaktır. Evet, bu bir Brezilya filmidir; ancak aslında tüm Amerika kıtasına aittir. Bir toprak parçası ve bir deneyim olarak Amerika’ya yapılan bir yolculuğu; bu toprakların beş asırlık sömürgecilik ve sömürü boyunca nasıl var olduğunu ve hayatta kaldığını konu alır.
Paula Gaitán sinemaya bir nehrin akışı gibi yaklaşır. Eğer Kid minyatür bir destansa, Tropiklerde Işık anlam deryasına anıtsallık yoluyla ulaşır; imgeleri, 259 dakikalık süresi ve tüm kıtaya yayılan çekim mekânları kadar devasadır. Mariano Llinás’ın La flor (2018) filmiyle birlikte bu yapıt, son on yılın en iddialı Latin Amerika filmidir. Gaitán kurgusal oyunlardan ziyade fiziksel gerçeklikle daha çok ilgilense de, her iki yönetmenin kurduğu labirentvari ağlar birbirine oldukça benzer.
Filipe Furtado
https://www.bfi.org.uk’dan SinemaNova için çevrilmiştir.
